Vejetaryen
beslenmede başlıca sorulan soru, protein ihtiyacının nasıl karşılanacağıdır.
Bu nedenle, sizlerle bu konu hakkında bildiğim bazı bilgileri paylaşmak
istiyorum.
Protein nedir? Protein gereksinimimizi 22 amino asit karşılar, bu
amino asitlerin 8 tanesi bedenimiz tarafından yapılamaz, bu nedenle
bedenimiz bunları dışarıdan almalıdır. Bedenimiz tam bir protein sentezi
yapabilmek için, tüm amino asitleri aynı anda (yani aynı günde ve genel
görüşe göre aynı öğünde) almalıdır. Burada püf nokta şudur:
Beden tüm amino asitleri aynı anda alsa bile, proteinin beden tarafından
emilmesi bedende bulunan en düşük amino asit oranında olur. Yani, bedende 21
amino asitten bol miktarda bulunsa bile, bir amino asitten az miktarda
varsa, beden geri kalan 21 amino asiti de ancak elde az olan miktardaki
amino asit kadar kullanabilmekte, gerisini kullanamamaktadır.
Bitkisel proteinlerde yukarıda bahsedilen 8 gerekli amino asitlerin biri
genelde noksandır (ya da çok az mitarda bulunur), bu nedenle, beden protein
sentezini tam yapamamakta, ya da bitkisel proteinden bol bol aldığınız
halde, bir porsiyon etin yerini tutmamaktadır. İşte, etin yüksek kalite,
bitkisel proteinin ise düşük kalite olduğunu söyleyen çevreler, aslında bunu
kast etmektedirler.
Ancak bununla baş etmenin elbetteki yolu vardır: Bu da, besin
birleştirmesidir. Bitkisel protein bulunan besinleri aynı öğünde
yiyerek, bir besinde bulunan amino asit eksikliği diğer besindeki amino asit
ile tamamlanabilmektedir.
Aşağıdaki listede ete eşdeğer protein alabilmeniz için
birleştirebileceğiniz besinlerinin listesini bulabilirsiniz:
1. Tahıllar ve kuru bakliyat: Nohut ve pilav, kuru fasulye ve
pilav gibi geleneksel yemeklerimiz bu birleştirmenin en güzel örnekleridir.
Aynı şekilde, bakliyatın yanında yenilecek ekmek de ete eşdeğer proteinin
bedenimizce emilmesini sağlayacaktır.
2. Tahıllar ve Süt ürünleri: Sabah yenilen bir tabak sütlü mısır
gevreği, yoğurtlu veya sütlü müsli, peynirli sandviç, üzerine peynir
serpilmiş makarna örnek olarak verilebilir.
3. Kuru bakliyat ve yağlı bitkiler (tohumlar): Humus(nohut ve
tahin (susam ezmesi) ile yapılır) örnek olarak verilebilir.
Bu genel ayrımın haricinde, ekmekle yenilen fıstık ezmesi, ekmekle
yenilen susam (tahin), pilava konulan susam, susamlı ya da cevizli ekmek de
ete eşdeğer protein kaynaklarıdır.
Yukarıda verilen tahıl, bakliyat gibi tanımların hangi besinleri
içerdiğine bakmak isteyenler aşağıdaki örneklere göz atabilirler: Tahıllar: Buğday, çavdar, arpa, akdarı, yulaf, pirinç, mısır vb. Kuru bakliyat: Fasulye, bezelye, nohut, mercimek vb. Yağlı bitkiler (tohumlar): Yer fıstığı, kabak çekirdeği, susam,
badem, fındık vb. Süt ürünleri: Peynir, süt tozu, süt, yoğurt vb.
Lakto-ova vejetaryenlerin yediği ve 8 amino asitin tamamına sahip olan
ürünler;
-peynir,
-süt,
-yumurta,
-soya fasulyesidir.
Yani bu ürünler, tek başlarına tüketildiklerinde bile eşsiz birer protein
kaynağıdır.
Günlük protein gereksinimimiz ortalama olarak kilomuza endekslenerek
bulunur. Amerikan bilim çevrelerine göre beden kilosu başına gerekli günlük
protein 0.5gr'dır. Yani, 60 kilo ağırlığıdaki bir kişi, günlük 30 gr.
protein almalıdır. Bu ihtiyacımızı nasıl karşılayabileceğimizi görmek için
aşağıdaki karşılaştırmalı tabloya bakalım:
100
gr. besin
Protein değeri
Yumurta
13
Gravyer peyniri
29
Buğday
10.5
Soya
fasulyesi
37
Mercimek
24
Fasulye
19
Kuru
badem
20
Fındık
14
Buna karşılık, ette bulunan protein değerlerine de -sadece karşılaştırma
amacıyla- bir göz atalım:
Evrende,
enerjinin üç özelliği vardır, bunlara sanskritçe guna adı verilir:
Sattva: Saflık
Rajas : Hareket, tutku
Tamas : Karanlık, ölü, durağanlık
Evrende herhangi bir şey form aldığında, bu özelliklerin hepsini biri
baskın olacak şekilde birlikte alır. Yani madde dünyasında bulunan herşeyde
bu üç özellik de mevcuttur. Örneğin yaptığınız bir eylemin kendisi size ve /
veya çevrenize zarar vermesinden dolayı rajasik olabilir, ama bu eylemi
başlatma sebebiniz sattvik olabilir. Burada, baskın olan özelliğin ne olduğu
önem kazanmaktadır. Besin maddeleri de evrende bulunan diğer herşey gibi bu
üç özelliği bünyelerinde barındırırlar. Lucy Lidell'in bu yiyeceklerle
ilgili açıklamasına bakalım:
Sattvik
yiyecekler : Zihni ve bedeni besleyen organik yiyeceklerdir. Bu
yiyecekler zihni sakinleştirir,saflaştırır ve böylece enerji akımını dengede
tutar. Sattvik yiyeceklere örnek olarak her tür yulaf ezmesi, mısır gevreği
tarzı kahvaltılıkları, esmer undan yapılmış ekmeği, taze meyve ve sebzeleri,
taze sütü, bakliyatı, her tür bitki tohumunu, çimlendirilmiş tohumları, kuru
yemişleri verebiliriz.
Ciddi bir Yoga öğrencisinin alması gereken besin maddeleri sattvik
yiyeceklerdir.
Rajasik
yiyecekler : Bedende hareket, tutku yaratan sıcak, acılı, ekşi, tuzlu ve
kuru yiyeceklerdir. Sadece bedeni besleyip zihni beslemeyerek, zihin-beden
arasındaki dengeyi bozarak, bedeni aşırı hareketlendirir ve zihni
zaptedilemez şekilde heyecanlandırır. Rajasik yiyeceklere örnek olarak çok
keskin baharatları ve otları, kahve çay gibi uyarıcıları, balık, yumurta,
tuz ve çikolatayı verebiliriz.
Hızlı yemek Rajasik kabul edilir.
Tamasik
yiyecekler : Tamasik yiyecekler ne aklı ne de bedeni besler. Bedenin
hastalığa karşı olan direncini kırar ve zihni öfke ve aç gözlülük gibi
karalık düşüncelere boğar. Tamasik yiyeceklere örnek olarak et, alkol,
tütün, soğan, sarmısak, sirke gibi fermente gıdalar, çürümüş veya ezilmiş
yiyecekler verilebilir.
Aşırı yemek tamasik kabul edilir.
Peki,
sınırlar bu kadar kesin midir? Yani herkes için sattvik, rajasik ve tamasik
besinle aynı mıdır? Aslında hayır. Her bedenin gereksinimleri farklıdır.
Buradaki tanımlar geneli ifade eder. Ama siz, kendi bedeninizi kendiniz
keşfetmelisiniz. Burada rajasik olarak tanımlanan yiyecekler sizin için
sattvik veya tamasik olabilirler. Önemli olan sağ duyulu davranmak ve
bedenin ve zihnin size gösterdiği yolu takip etmektir.
Yoga’nın temel ilkelerinden biri “Ahimsa” yani
“Öldürmemek”tir. Burada öldürmemekten kasıt, yaşama saygı duymaktır.
Yoga’yı biraz takip etmiş olanlarınız,
yoga’nın kelime olarak “evrenle bir olmak” demek olduğunu bilirler.
Elbette, burada kast edilen, Yoga’nın bizi evrenle bir olmanın yöntemini
gösteren bir yol olmasıdır.
Evrenle bir olma yolundaki aşılması gereken belki de en zor şey,
bireyselliği bir kenara bırakıp, bütünselliğe geçmek, yani “ben” yerine
“biz” diyebilmek, bütünü sevebilmek ve bütünün farkına varabilmektir. Peki
ama bu kadar basit bir gerçeği dile getiren bir felsefenin takibi niye bu
kadar “zor” olarak algılanıyor?
Bunun cevabını bulmak için, günlük yaşantımızı gözden geçirmemiz aslında
yeterli: Bizler kendimizi bu beden olarak kabul ederiz, yani bunun anlamı
şudur: “Bu beden dışındaki herşey benim dışımdadır.” İşte bunu dediğimiz
anda, Yoga’dan uzaklaşmaya başlarız, çünkü bu düşünce tarzı, evreni “ben” ve
diğerleri (çevremdeki herşey) olarak ikiye böler. Bu görüşe göre,
ikilikçiliğin olduğu yerde de, korku, öfke ve arzu vardır, çünkü benim
dışımda “bir şeylerin” olması benim “o şeyleri” arzulamama, arzuladığımı
elde edememem halinde öfkeye yol açar, arzuladığımı elde etsem bile bu kısa
süreli bir tatmin verecek ve bir süre sonra bu arzu yerini bende olmayan
“başka bir şeyin” arzusuna dönüşecek ve bu zincirden kurtulana dek böyle
sürüp gidecektir. Peki biz nelerden korkarız? Bir aslan kendisine korkutucu
gelmez, halbuki ceylanlar için korkutucudur, işte aynı şekilde biz de “biz
olmayan” şeylerden korkarız. Birliğin olduğu yerde korku barınamaz, çünkü bu
ışığın olduğu yerde karanlığın barınması gibi mümkün olmayan bir durumdur.
Birliğin olduğu yerde arzu yer alamaz, çünkü benim dışımda sahip olmadığım
bir şey var olamaz.
Yoga yapmanın bir ön şartı var mı sorusu tüm öğrenciler tarafından
sorulan temel bir sorudur. Genelde de verilen cevap aynıdır: “Hayır yoktur.”
Ama öğrenci gün geçtikçe, öğretmenin vejetaryen olduğunu, mümkün olduğunca
organik gıdalar aldığını, alkol, tütün ve diğer her tür uyarıcı ve
uyuşturuculardan uzak durduğunu, içtiği sudan uyku saatine belli bir
kurallar zincirine bağlı kalmaya çalıştığını görerek, tereddüt etmeye başlar
: “Acaba bana herşey söylenmiyor mu?”
Burada aslında öğretmenin söylemeye çalıştığı şey şudur: Evrenle bir
olabilmek adına yapılması gereken standart “kurallar” yoktur, bir öğrenci
bunların hiç birini yapmadan da göz açıp kapayıncaya kadarki zaman içinde
–bu yaklaşık 1 saniyedir- yogaya ulaşabilir.
Ancak, günümüz dünyasına baktığımızda, bu kadar çabuk ve kesin bir
şekilde yogada başarılı olmak çok azımıza nasip olmaktadır; tersine yoga’ya
ulaşma; uzun çalışma, azim, kararlılık, sabır, inanç (öncelikle kendimize,
sonra yoga’ya) gerektirmektedir. Sri Sankaracharya, Yoga’nın 4 aracı
–olmazsa olmazı- olduğunu söylemektedir: Bunlar:
İnanç
Adanma
Meditasyon
Özgürlüğe ulaşma arzusudur.
Dikkat ederseniz Sri Sankaracharya bu kurallar içine et yememek, günde
sadece 6 saat uyumak, mantra okumak, yoga duruşları yapmak gibi “şimdi bunun
evrenle bir olmakla ne alakası var” diyeceğiniz maddeleri listelememiştir.
Peki o halde tüm bu çalışmalar neden yapılmaktadır? Kısaca aşağıda
özetlemeye çalıştım:
Öykünme: Öncelikle öğrenciden “sanki öyleymiş gibi” yapması
istenir. Mesela öğrenci belki ilk başlarda derin meditasyona
dalamayacaktır ama yine de sanki derin meditasyondaymış gibi sabit bir
şekilde sakin ve rahat bir pozda ortalama 20 dakika meditasyon yapması
istenir. Elbette burada kast ettiğimiz, öğrencinin taklite kaçıp bunu bir
alışkanlık haline getirmesi ve yerinde sayadığı halde, kendini ve
çevresini kandırması değildir.
Arınma: Tüm bu çalışmalar, bizi arındıracak birer “kriya”
yani arındırma çalışmalarıdır.
Kalbin açılması: Biz ne yaptığımızı aklen bilmesek de; beden
bilir, zihin bilir, ruh bilir. Bu nedenle, başlangıçta yapılan tüm bu
çalışmalar bizim kalbimizi açacak ve evrensel bilgiyi almamızı
kolaylaştıracak birer araç olacaktır.
Yoga’nın temel yapıtaşı, insanın sadece bu bedenden ibaret olmadığı, ama
bunun gerisinde –ismi ne olursa olsun- bir enerji olduğudur ve aslında amaç,
araç olan bedeni kullanarak, yoga’ya ulaşmaktır -yani beden bizim gerçek
Özbenliğimiz değildir. Bu nedenle, biz yaptığımız çalışmalarla öncelikle
evren olmanın nasıl bir şey olduğunu anlamak adına “sanki öyleymiş gibi
yaparak” anlamaya böylelikle zamanla arınmaya, ve kalbimizi açarak evrensel
bilgiyi almaya çalışırız.
Yoga görüşüne göre, evren titreşimlerden oluşmuştur. Madde ağır bir
titreşime sahipken, örneğin düşünce çok daha süptil bir titreşime sahiptir,
bu nedenle de madde görülebilirken, düşünce gözle görülemez. İşte Yoga’ya
göre, evrenin gerçek mahiyetinin ne olduğunun anlaşılması için bu süptil
titreşime ayak uydurmak gereklidir, bunun da yolu ancak bu titreşimi
algılayacak frekansta yani aynı titreşimde bulunmakla olur. Bu nedenle,
Patanjali Yoga Sutralarında “Yoga ile çevredeki dünya şartları değil siz
değişeceksiniz, ve siz değişseniz bile diğerleri için herşey eskisi gibi
kalmaya devam edecektir” demektedir. Siz titreşiminizi yükselttiğinizde
(yani süptilleştirdiğinizde) dünyayı yepyeni bir gözle görmeye başlarsınız
ve düşünce gibi daha önce göremediğiniz formlar size görünür hale gelmeye
başlar. Böylece yine Patanjali’nin Yoga Sutralarında bahsettiği diğer
insanlara mucize gibi gelen meyveler ortaya çıkmaya başlar, bir yogi
düşünceleri okuyabilir, bir atom boyutuna inebilir, herşeyi içine alacak
kadar genişleyebilir, yıldızlara dokunabilir gibi.
İşte, kullandığımız araç olduğunu söylediğimiz bedenimizin
titreşimlerinin yükseltilmesinin yollarının her biri, Yoga’da yapılan
çalışmalara denk gelir: et yememek, yoga duruşlarını günlük olarak yapmak,
nefes çalışmaları yapmak, içe dönüş çalışmaları yapmak, meditasyon, mantra,
japa, vb. Yoga yolunda bizim yardımcılarımızdır.
Sanıldığının
aksine, vejetaryen kelimesi ingilizce vegetable (sebze) isminden değil,
etkin, canlı anlamına gelen latince vegetus kökünden türemiştir. Genel
olarak et-yemezlik olarak tanımlanan vejetaryenliğin temel üç farkı türü
vardır.
Veganlar: Sadece sebze, meyve ve tohumlarla (pirinç, fasulye,
mercimek gibi her tür tahılla ve ceviz, fındık, fıstık, susam gibi
yemişlerle) beslenen grup.
Lakto vejetaryenler: Veganların yediklerine ek olarak sütü de
ekleyen grup.
Lakto-ova vejetaryenler: Lakto vejetaryenlerin yediklerine
yumurtayı da ekleyen grup.
Vejetaryenliğin tarihi çok eskilere dayanmaktadır; Buda, Zerdüşt,
Homeros, Platon, Diogenes, Pisagor, Leonardo Da Vinci, Isaac Newton,
Voltaire, Lamartine, Tolstoy, Mahatma Gandhi, G. Bernard Shaw, Charles
Darwin, Albert Einstein vejetaryen beslenmeyi seçen dünyaca tanınmış
kişilerden sadece bir kaçıdır.
Peki ama niye vejetaryenlik? Aslında vejetaryen olmak için çok farklı
sebep bulunabilir. İsterseniz bu sebepleri küresel, ülkesel, bedensel ve
süptil olmak üzere dörde ayıralım.
Küresel sebepler:
Açlıkla savaş: Yapılan araştırmalara göre, 8 kilo tahıl karşılığı
ancak yarım kilo sığır eti alınabilmektedir. Yani, bir kişinin yediği bir
tabak ete karşılık, bir oda insan tahıl ile karnını doyurabilmektedir.
Malesef, insanları besleyebilecek tahıllarla özel çiftliklerde hayvanları
besleyerek dünyadaki açlığı arttırıyoruz.
Ülkesel sebepler:
Temiz su kaynaklarının azalması: Yaklaşık yarım kilo etin üretimi
için, bir sığırın 4 litreye yakın su tüketmesi gerekmektedir (Bu rakam tarım
için gerekli su miktarının 8 katıdır.) Temiz su kaynaklarının azaldığı
günümüzde, bu fazlasıyla lüks bir tüketimdir.
Toprak erozyonu: Hayvan yemi olarak kullanılan tahılların
üretimi, toprak erozyonunu arttırıcı etkiye sahiptir.
Enerji giderleri: Kişiye 500 kalori sağlayan yarım kilo etin
üretimi için bir hayvana yedirilmesi gereken yemin üretimi için 20,000
kalori harcanmaktadır.
İthalata bağımlılık: Tarımın giderek azalması ve et tüketimindeki
artıştan dolayı hayvancılığa önem verilmesiyle, sebze, meyve üretimi
ithalata bağımlı kalmakta ve özellikle hayvan yemlerinin üretimi için
gerekli gübrenin ithal edilmesi gerekmektedir.
Kişisel sebepler:
Bedensel uyum: Bedenimiz eti sindirmeye elverişli değildir. İnsan
bedeni - diş yapımız, tükürük salgımız, barsak uzunluğumuz - otobur
hayvanların bedeni ile büyük benzerlikler göstermektedir ve etobur
hayvanlardan tamamen farklıdır.
Et yemenin fiziksel anlamda zararlı sonuçları:Et yiyen toplumlara
örnek olarak -bir çok kitapta okuyabileceğiniz gibi- genelde eskimolar
verilir. Eskimolar bölgedeki doğal koşullardan ötürü et ve yağ oranı yüksek
gıdalarla beslenirler ve yaşam süreleri ortalama olarak 28 yıldır. Buna
karşılık vejetaryen beslenmenin yoğun olarak görüldüğü doğu toplumlarında
ise yaşam ömrü 110 ve üstü olarak belirlenmiştir. Yaşam süresinin
farklılıkları araştırıldığında, ortaya şu gibi sonuçlar çıkmıştır:
-Hayvanlar kesileceği sırada başına geleceği sezdiğinden olumsuz
hormonlar salgılar ve bu salgılar yenme yoluyla insana geçer.
-Hayvanlara antibiyotik ve hormon gibi ilaçlar verildiğinden etleri
ilaçlıdır ve et piştiğinde bile bu maddeler yok olmadığından insan eti
yediğinde bu maddeleri de birlikte yer.Bu da, kanser, kalp, damar sertliği,
verem gibi hastalıklara yol açar.
-Hayvan hastalıkları insanlara bulaşabilmektedir. Özellikle Deli Dana
ve Şap hastalığının çok yaygın olduğu günümüzde bu risk çok daha
fazladır.
Vejetaryen olmanın insan bedenine olan olumlu etkisi:
Vejetaryenler daha uzun yaşarlar, kalp hastalıklarına daha seyrek
yakalanırlar, daha sağlıklı bir boy-kilo oranına sahiptirler, bedenleri
daha dayanıklıdır. Genelde et yememenin bünyeyi zayıflatacağına dair bir
inanç vardır, ancak doğaya baktığımızda goriller, filler, atlar gibi
güçlerinden şüphe etmediğimiz hayvanlar otoburdurlar, insanlar üzerinde
yapılan bir çok araştırma da bu sonucu doğrulamaktadır. Yurt dışında pek
çok sporcu; yüzücüler, atletler, vücut geliştirenler, basketbolcular
vejetaryen beslenmeyi tercih etmektedir.
Etin pahalı olması: Özellikle ekonomik krizin patlak verdiği
günümüzde, hayvansal protein almak toplumun büyük kesimi için gittikçe
zorlaşmaktadır.
Süptil sebepler:
Bedensel titreşimin bozulması: Daha önce
Guna'lardan (enerjinin özelliklerinden) bahsetmiştik. Et
de evrende bulunan diğer tüm maddeler gibi bu özelliklerden birini
bünyesinde daha fazla barıdırır. Et ölü gıda olduğundan Tamasik gıdadır,
aklı ve bedeni beslemez. Yoga prensibi gereği, bu Tamasik enerji, yenerek
insan bedenine alınır ve bedeni de Tamasik yapar.
Yama prensibi: Ciddi Yoga öğrencileri
Peki, vejetaryen beslenme nasıl olmalıdır? Gelişigüzel sebze-meyve
yiyerek vejetaryen olunmaz, aslında bu tip tek yönlü bir beslenme sağlık
yönünden baktığımızda oldukça sakıncalıdır. Bu nedenle, protein alımına son
derece dikkat edilmesi gereklidir.
Sözümü bir vejetaryen olan Bernard Shaw'ın çok
güzel bir deyişiyle bitirmek istiyorum
"Hayvanlar benim arkadaşımdır ve ben arkadaşlarımı yemem."
Bir Yoga öğrencisinin bir
Gurusu olmalı mıdır? Swami Sivananda'ya göre, evet olmalıdır. Guru,
öğrenciyi yönlendirir, kendisi de aynı yollardan geçmiş olduğu için
öğrenciye yol gösterir. Yine de pek çok öğrenci, başlangıçta, kendi
başlarına Yoga'yı yapmaya başlamakta, ancak bir öğretmen ihtiyacı
hissettikleri zaman bir arayışa girmektedir. Önemli olan doğru guru'yu
bulabilmektir. Doğru gurunun kim olduğu konusundaki kriterleri yine Swami
Sivenanda'dan alalım:
Gurunun,
varlığıyla huzur buluyorsanız,
Söylevleri size ilham veriyorsa,
Şüphelerinizi ortadan kaldırabiliyorsa,
Açgözlülükten, öfkeden ve şehvetten arınmışsa,
kendini beğenmiş değilse, sevgi doluysa ve ben-merkezci değilse,
sizin inançlarınıza saygı gösteriyorsa ve öğretisiyle size "sizin"
inandığınız noktadan yardımcı oluyorsa,
Yanında ruhsallığını hissediyorsanız ... o kişiyi gurunuz olarak kabul
edin.
Peki bir guru için doğru öğrencide neler olmalıdır?
Yoga binlerce yıl önce,
Hindistan'da ortaya çıkmış bir sistemdir. Bu sistemi her isteyen
uygulayabilir; özel giysilere, aletlere ihtiyacınız yoktur. Sadece yere
serebileceğiniz seccade büyüklüğünde bir örtüye (yüzümüzü bazı pozlarda yere
koyacağımızdan yere örtü koymak daha hijyeniktir.) ve özdisipline ihtiyaç
vardır.
Yoga yapan kişilere yogi adı verilir. (Bayanlara yogini
denir.) Eski zamanlardaki büyük yogi'ler insanın çevresiyle uyumlu
yaşayabilmesi için, öncelikle kendisiyle uyumlu yaşaması gerektiğini bu
nedenle de insan doğasının tam olarak anlaşılabilmesinin önemli olduğunu
söylemişlerdir. Büyük yogiler insanı farklı bedenlerde incelemektedir.
Yoga kelime anlamıyla birleşmek demektir. Yoga'da amaç, fiziksel, ruhsal
ve zihinsel bedenlerimizin birleşmesiyle "Tanrı Bilinci"'ne erişmektir. İşte
bu Tanrı Bilincine ermek, meditasyon çalışmalarının son aşaması olan
Samadhi'dir.
Peki, Yoga yolunda olan herkesin amacı Samadhi'ye ermek mi
olmalıdır? Elbette ki hayır.
Bhagavat Gita, Yoga yapan dört öğrenci tipinden bahseder;
Acı çeken kişi; dinmeyen bir acıyı dindirmeyi amaçlayan
öğrencilerdir. Bu acı fiziksel bedenin bir yerinde incinme, ağrı
olabileceği gibi, zihinsel de olabilir.
Dünya nimetlerini arayan kişi; sağlık ve başarı için bir
strateji geliştirmeyi hedefleyen öğrencilerdir. Burada amaç, bir strateji
bularak dünya nimetlerinden azami fayda sağlamaktır.
Bilgi arayan kişi; bütünlüğe ulaşma arzusu duyan öğrencilerdir.
Bilge adam; büyük Yogilerdir.
Siz, bu öğrenci tiplerinden herhangi birine uyuyor olabilirsiniz. Niye
ben diğer öğrenci tipi değilim diye düşünerek kuruntuya kapılmanın gereği
yoktur. Herkesin hayattaki hedefi farklıdır ama ne olursa olsun tüm hedefler
eşit derecede mükemmeldir. Bilmenizi isterim ki, Yoga yolu herkese açıktır.
Yogayı dileyen herkes dilediği nedenlerden ötürü yapmaya başlayabilir ve
istediği anda yapmaktan vazgeçebilir. Yoga kimsenin ya da hiç bir kuruluşun
tekelinde değildir.
YOGA'NINAslında kimse Yoga'nın
başlangıç tarihini bilmemektedir. Yoga'nın kökü, yazılı tarihin gerisine
uzanır. Hatta, Yoga'nın insanlık tarihi kadar eski olduğu söylenir.Yoga'ya
ail elimizdeki en eski belge, yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkartılan
ve üzerinde Yoga yapan insan figürleri bulunan 5,000 yıllık mühürlerdir.
Yoga ile aşina olmayanlarımız genellikle Hindu dininin bir uzantısı
olarak görür ve bilmeden pagan bir ritüelin bir parçası olmaktan çekindiği
için Yoga'dan uzak durur. Ancak, Yoga bir din değildir! Aslında, Yoga
tarihinin bu kadar eskiye dayanması da Yoga'nın bir din olmadığının en kesin
kanıtıdır. Çünkü Yoga, bilinen tüm dinlerden (Hinduizm dahil!) daha önce
başlamış bir felsefedir.
Yazının bulunmasından sonra da, bilgiler ağızdan ağıza öğretmenden
öğrenciye aktarıldığından, malesef bu eski zaman diliminden geriye elimizde
sadece bazı vecizeler kalmıştır. Onlar da mistik deneyimi olmayan öğrenciye
bir şey ifade etmeyecek küçük notlardır. İşte bu nedenle, önemli alimler bu
metinleri çok kereler tefsir etmiştir.
Veda düşünce sistemi:
Aşağıda, Kaşmir'de 10. yy'da yaşamış olan Abhinavagupta adındaki büyük
bir öğretmenin yazmış olduğu ve yine bir Yoga ustası olan Lakshmanjoo'nun
yorumladığı, bilinç durumlarını gizleyen kılıfların dönüştürülmesi
ilkelerini bulabilirsiniz:
Bilinç Durumu
Kılıf
Uyanış Safhası
(1)Fiziksel Beden ve Madde dünyası
Hayal safhası
(2)Nefes
gibi önemli güçler
(3)Akıl
(4)Anlama
Yeteneği
Derin Uyku
safhası
(5)Sonsuz
Saadet
Veda'cılar madde dünyasının bu beş kılıf içinde ifade edildiğine, bir
ilüzyon olduğundan bir gün sona ereceğine ve uygulayıcının onun büyüleyici
araçlarını reddetmeyi denemesi gerektiğine inanır. Uygulayıcı, sürekli
olarak "ben değilim" diyerek kendini dünyadaki bağlılıklarından soyutlar;
bir başka deyişle, gerçek, sonsuz ve değişmez olan gerçek kendisi (ruhsal
benliği) kalana dek, "Ben bir anne değilim, ben bir baba değilim, ben bir
çocuk değilim, Ben bu ego değilim, Ben bu akıl değilim" der.
Patanjali'nin düşünce sistemi (Klasik Yoga):
Yoga'nın en büyük klasik metinlerinden biri, MÖ 3. yy ile MS 3. yy
arasında bir tarihte yaşamış olan alim Patanjali tarafından yazılmıştır.
Patanjali'nin, o zamanlar insanların uyguladığı farklı Yoga tekniklerini ve
teorilerini gözlemleyip organize ederek ve kendi yoga sutra'sında
toplayarak büyük katkıları olmuştur.
Klasik Yoga olarak tarif edilen bu sistemin sekiz bölümü vardır. Bu sekiz
bölüm fiziksel ve ruhsal bedenlerdeki sekiz bilinç aşamasını veya
farkındalık durumunu temsil etmektedir.
ÖLÜ YATIŞI - Yere rahat
edebileceğiniz ince bir minder serin ve üzerine sırtüstü yatın.
Bacaklarınızı mümkün olduğu kadar yanlara ayırın. Fakat kendinizi
germemeniz gerekir. Bu hareketin amacı rahatlamaktır. Ellerinizi
vücudunuzun her iki tarafına, yakl. 25 cm. mesafe bırakarak koyun. Avuç
içleri yukarı bakmalı. Ayaklarınızı yanlara doğru bırakın. Gözlerinizi
kapatıp, nefesinize konsantre olun.
OMUZ DURUŞU - Bacaklarınızı kapatın. Ellerinizi bedeninizin yanına
alın. Avuç içleri bu sefer yere bakmalı. Nefes alın ve bacaklarınızı
havaya kaldırın. Bunu yaparken, ellerinizle yerden kuvvet almalısınız.
Kalçalarınızı kaldırın ve ellerinizle sırtınızı destekleyin.
Bacaklarınızı dik tutun ve çenenizi göğsünüze dayamaya çalışın. Bu
esnada yavaşça derin nefes alın. Durabildiğiniz kadar bu pozisyonda
bekleyin. Tekrar yere yatacağınız zaman, vücudunuzu yavaş yavaş
indirin. Sakın ani hareketler yapmayın.
SABAN DURUŞU - Bu hareketi direkt “omuz duruşu”ndan sonra
yapabilirsiniz. Bacaklarınızın gergin olmasına dikkat edin.
Bacaklarınızı başınızın arkasına, ayaklarınız yere değene kadar,
uzatın. Ayak parmaklarınızı mümkün olduğu kadar başınızdan
uzaklaştırmaya ve topuklarınızı yere doğru bastırmaya çalışın.
Kollarınız, sırtınızın arkasında yere dayalı olmalıdır. Derin nefes
alıp verin.
BALIK DURUŞU - Bu hareket 2. ve 3. duruşlara zıt olduğundan, bunu bu
duruşların arkasından yapmalısınız. Yere yatın, ayaklarınızı kapalı
tutun. Ayak parmaklarınız havaya bakmalı. Ellerinizi kalçalarınızın
altına alın. Dirsekleriniz mümkün olduğu kadar birbirine yakın durmalı.
Derin nefes alın ve aynı anda başınızı ve vücudunuzun üst kısmını
hafifçe kaldırın. Şimdi ensenizi, başınız yere değene kadar, arkaya
doğru uzatın. Nefesinizi verin ve derince tekrar alın. Bu hareketi
yaparken, bacaklarınızın rahat olmasına dikkat etmelisiniz. Hareketi
başladığınız ters sıraya göre bitirin. Yani önce ensenizi tekrar öne
doğru alın, sonra başınızı.....
BACAK – DİZ DURUŞU - Yere oturun ve bacaklarınızı uzatın. Ayak
parmaklarınız havaya bakmalı. Nefes alın ve üst bedeninizi öne doğru
uzatın. Sırtınızın düz olmasına dikkat edin. Ayaklarınızı tutun, fakat
bunun için kendinizi kesinlikle germeyin. Rahat olmalısınız. Şimdi
çenenizi dizlerinize doğru indirin. Fakat bunu yaparken, dizlerinizi
sakın bükmeyin.
EĞİK DURUŞ - Bu hareket,Bacak-Diz Duruşu’na karşılık gelen duruştur.
Bacaklarınız kapalı bir şekilde yere dik olarak oturun. Ellerinizi
sırtınızın arkasında kuvvetli bir şekilde yere dayayın ve kalçanızı
kaldırın. Ayaklarınız düz bir şekilde minderin üzerinde olmalıdır.
Bacaklarınızı bükmeyin ve başınızı arkaya doğru düşürün. Birkaç kez
derin nefes alıp verin.
KOBRA DURUŞU - Yere, karnınızın üzerine yatın. Ellerinizi omuzlarınızın
altında tutun. Alnınızı yere dayayın. Derin nefes alın ve önce başınızı
ve göğsünüzü daha sonra ise ellerinizi kaldırın. Bu hareketi yaparken,
omuzlarınızı yukarı çekmemeye gayret gösterin. Bu pozisyonda bekleyin,
nefesinizi geri verin ve tekrar ilk halinize geri dönün. Tekrar derin
nefes alın ve sırt kaslarınızla kendinizi mümkün olduğu kadar yukarı
kaldırın. Sakın ellerinizle kuvvet almayın. Bu pozisyonda kalarak iki –
üç kez derin nefes alıp verin. Sonra tekrar ilk halinize dönün.
YAY DURUŞU - Karnınızın üzerine yatın, alnınız yere dayanmalı. Derin
nefes alın ve bu esnada dizlerinizi arkaya doğru bükün. Ellerinizle
ayak bileklerinizi tutun. Nefesinizi geri verin. Tekrar derin nefes
alın ve başınızı ve göğsünüzü geriye doğru kaldırın. Aynı andı
bacaklarınızın üst kısmını yukarı kaldırın. Nefesinizi verin. Bu
pozisyonda durarak 3 kez derin nefes alıp verin.
YAN OTURUŞ - Yere dik oturun ve bacaklarınızı uzatın. Sağ bacağınızı
sol dizinizin üzerine atın. Sonra başınızı ve sağ omzunuzu mümkün
olduğu kadar sağ tarafa çevirin. Bu hareketi yaparken sağ kolunuz ile
yerden destek alın ve sol dirseğinizle dıştan sağ dizinize bastırın.
Omuzlarınız ve sırtınız dik olmalı.
ÜÇGEN DURUŞU - Dik durun ve bacaklarınızı yakl. 1 metre ayırın. Sağ
ayağınız tamamen, sol ayağınız ise hafifçe sağ tarafa bakmalı. Sağ
kolunuzu yana doğru omuz hizasına kadar kaldırın. Sol kolunuzu ise
havaya doğru dimdik kaldırın. Derin nefes alın ve nefesinizi yavaşça
verin. Nefes alıp verirken ise sağa doğru eğilin. Sağ kolunuz sağ
bacağınıza paralel uzanmalı ve elinizle ayağınıza dokunabilmelisiniz.
Tavana bakın ve bir süre böyle durun.
EL – AYAK DURUŞU - Dik durun ve ayaklarınızı birleştirin. Derin nefes
alın ve kollarınızı başınızın üzerine getirin. Esniyormuş gibi
kendinizi gerin. Nefesinizi verin ve öne doğru eğilin. Elleriniz öne
doğru uzanmalı ve sırtınız kesinlikle dik durmalı. Şimdi inebildiğiniz
kadar aşağı doğru eğilin ve ellerinizle ayak bileklerinizi sarın.
Başınızı baldır kemiğinize kadar çekmeye çalışın. Derin nefes alın. Bu
pozisyonda bir süre durun.
AĞAÇ DURUŞU - Dik durun. Bir bacağınızı bükün ve ayağınızı diğer
bacağınızın üst kısmına dayayın. Avuç içlerinizi birleştirin ve bu
şekilde kalarak kollarınızı başınızın üzerine getirin. Derin nefes alın
ve dengenizi korumaya çalışın. Eğer yapabiliyorsanız, gözlerinizi
kapatabilirsiniz.